İlginizi Çekecek Bilgiler

Edison’dan önce lambanın mucidi olduğu düşünülen Humphrey Davy 1815 yılında “Madencinin Emniyet Lambası” adını verdiği buluşunu ilân etti. Şüphesiz bu icat tamamen bilimsel ve başarılı bir araştırmanın sonucuydu. Davy’nin hayat hikayesini yazanlardan J.A. Paris bu başarılı araştırmayı “bilimin gururu, insanlığın zaferi, yaşadığımız çağın en muhteşem buluşu” olarak niteliyordu. Union Carbide şirketinin bir reklamında ise şöyle deniyordu: “Humphrey Davy bütün insanlık adına bir lamba yaktı ve biz

İlginizi Çekecek Bilgiler

Edison’dan önce lambanın mucidi olduğu düşünülen Humphrey Davy 1815 yılında “Madencinin Emniyet Lambası” adını verdiği buluşunu ilân etti. Şüphesiz bu icat tamamen bilimsel ve başarılı bir araştırmanın sonucuydu. Davy’nin hayat hikayesini yazanlardan J.A. Paris bu başarılı araştırmayı “bilimin gururu, insanlığın zaferi, yaşadığımız çağın en muhteşem buluşu” olarak niteliyordu. Union Carbide şirketinin bir reklamında ise şöyle deniyordu: “Humphrey Davy bütün insanlık adına bir lamba yaktı ve biz

İlginizi Çekecek Bilgiler
10 Mart 2015 - 08:38 - Güncelleme: 17 Mart 2019 - 23:59

Edisondan önce Lambanın mucidi Humphrey Davy

Edison’dan önce lambanın mucidi olduğu düşünülen Humphrey Davy 1815 yılında “Madencinin Emniyet Lambası” adını verdiği buluşunu ilân etti. Şüphesiz bu icat tamamen bilimsel ve başarılı bir araştırmanın sonucuydu. Davy’nin hayat hikayesini yazanlardan J.A. Paris bu başarılı araştırmayı “bilimin gururu, insanlığın zaferi, yaşadığımız çağın en muhteşem buluşu” olarak niteliyordu. Union Carbide şirketinin bir reklamında ise şöyle deniyordu: “Humphrey Davy bütün insanlık adına bir lamba yaktı ve biz bu lambanın söndüğünü görmek istemiyoruz.”

 

Tütsülenen mektuplar

Kamil Şahin tarafından yapılan araştırmaya göre, osmanlılar yurt dışından gelen ya da şüpheli görünen mektup, belge ve yazışmaları salgın hastalık tehlikesine karşı tütsüleme yoluyla dezenfekte ediliyormuş.

 

Balinalar da insan gibi seviyor

 Okyanusların derinliklerinde çıkarttıkları seslerle birbirleriyle haberleşen, ailelerinden biri öldüğü zaman acı çeken balinalarda sevgi ve bağlılık duygularının bulunduğu keşfedildi. Patrick Hof ve Estel Van Der Gucht adlı bilim adamları, 15 yıl boyunca balinaların beyinlerini inceledikten sonra, daha evvel sadece insanlarda olduğu sanılan iğ hücresinin balina beyninde de bulunduğunu ortaya çıkardı. (2006)

 

 Peygambere susamak

Bir genç Allah dostlarından birine giderek: “Ben peygamberi rüyamda görmek istiyorum. Ne yapmam gerekir?” demiş. O zat ise bu olayın kalple ilgili olduğunu, kalbin temiz tutulması gerektiğini belirtir.

Genç laf dinlemez ve bir hocaya gider. Hocaya isteğini anlattıktan sonra hoca şöyle cevap verir: “Çarşıya git. Bir kilo balık al. Balığı bolca tuzla ve pişir. Sonra afiyetle ye. Üzerine su içmeden yat. O zaman peygamberi rüyanda görürsün”

Genç şaşırmasına rağmen bu işte bir hikmek olduğunu düşünerek hocayı dinler. Çarşıya gidip balığı alır, bolca tuzlar ve yiyip yatar. Susuzluğundan olsa gerek genç adam rüyasında büyük şelaleler ve çemmeler görür. Nereye baksa su vardır.

Sabah kalkınca ilk işi bir testi su içmek olur. Hemen ardından kalkar ve hocaya gider. Hocaya durumu izah ettiğinde hocanın verdiği cevap manidardır:

“Tamam evladım! İşte sen rüyanı görmüşsün. Neye ne kadar susarsan rüyanda onu görürsün. Eğer sen peygambere gerçekten susasaydın, şelaleler sular yerine onu görürdün”

 

Uçaklar arkasında neden beyaz duman bırakıyor?

 Uçaklarda bulunan jet motorlarının arka kısmından püskürttükleri yanma ürünü sıcak su buharının, yükseklerdeki soğuk havayla karşılaşınca aniden donması, o beyaz izlerin oluşmasına neden olur. Yani kışın ağzımızdan çıkan su buharı ile hemen hemen aynı şeydir aslında. Eğer jetin önden aldığı hava ne kadar nemliyse, çıkan iz de o kadar uzun olur. Yani bu izlerden hava hakkında bir tahmin yapmak da mümkün: Eğer izler uzunsa, yağmur ya da fırtınanın yakın olma olasılığı artar; çünkü hava nemlidir.tar; çünkü hava nemlidir.

 

 Leş gibi kokan çiçek

Leş çiçeği veya ceset çiçeği olarak bilinen titan arum dünyanın en kötü kokan çiçeğidir. Ortalama olarak iki metreye kadar bir yüksekliğe erişebilir ve çiçek açtığında 800 metre uzaktan kokusu hissedilebilen, çürümüş et benzeri bir pis koku salar.

 

 

 

Lotus yaprağının verdiği ilham

 Lotus bitkisi, çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir.Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki, üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Yaprağın üzerine düşen yağmur damlaları da bu noktalara doğru yönlendirilir ve buradaki tozları süpürmesi sağlanır.

Lotus bitkisinin bu özelliği, yeni bir bina yüzeyinin tasarımı için araştırmacılara ufuk açmıştır. Bunun üzerine araştırmacılar Lotusun yaprağı gibi, yağmur sularını kullanarak üzerindeki kiri temizleyen bina yüzeyleri üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Bu çalışmalar sonunda ISPO isimli bir Alman şirketi, Lotusan adı verilen cephe kaplama malzemesini üretmiştir. Asya ve Avrupa’da bulunan satış noktalarında piyasaya sunulan bu ürün için ‘deterjana gerek kalmadan 5 yıl boyunca kendini temiz tutacağı garantisi’ bile verilmiştir.

 

Ömer Hayyam ve X harfi

 Ömer Hayyam , 11. Yüzyıl’da Semerkant’da cebir üzerine çalısırken, denklemde bilinmeyen sayılara Arapça “şey” diyordu. Bu sözcük Endülüs’deki İspanyolca yapıtlarda xey olarak yazıldığından, zamanla X biçimini aldı ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüştü.

 

 Son yolculuğuna uğurlanan Akif

Hava soğuktu, şiddetli bir poyraz esiyordu, kar yağmıştı, her yer bembeyazdı. Naaşı, örtüsüz, üstü açık bir tabutla Beyazıt Camii’nin bahçesine getirildi. Caminin bahçesinde bekleyen öğrenciler, tabutu görünce hüngür hüngür ağlamaya başladı. Öğrencilerin bazıları hemen etrafa dağıldı. Çok geçmeden ellerinde büyük bayraklarla dönüp tabutu bu bayraklarla sardılar. Çıplak bir tahta olarak gelen tabut, musalla taşında al sancaklarla, Kâbe örtüsü ile donatıldı. Akif’in dostları, şairler, edipler, yazarlar ve üniversite talebeleri ve hocaları vardı. Kuruluşunda canla başla çalıştığı devletin hiçbir temsilcisi cenazede nedense yoktu. Gençler Akif’in cenaze arabası ile götürülmesine razı olmadı. Hatta omuzlarına bile koymayıp Edirnekapı Şehitliği’ne kadar ellerinin üzerinde taşıdı. Herkes ağlıyordu. Akif’in defninden, okunan Kur’an-ı Kerim’den ve duadan sonra kabri başında konuşmalar yapıldı. Hıçkırıklar eşliğinde dinlenen ve yapılan konuşmaların sonuncusu şu müthiş cümlelerle tamamlandı: “Ey Çanakkale şehitleri! Sizi terennüm eden Akif misafirinizdir. Ona iyi bakınız! Ey Akif nisyandan korkma! İstiklal Marşı söylendikçe unutulmazsın! Ve bu marş, Türklük yaşadıkça vardır!”

 

 

 Vefalı ve öfkeli Akif

Hasan Basri Çantay aktarıyor:

“Samih Rifat Bey, bir gün Akif’in sevmediği bir adamı koluna takarak -güya Akif ile barıştırmak için- onun bulunduğu bir yere getirmişti. Akif o zatı karşıdan görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dönmedi. Ben bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman bana şöyle cevap vermişti: ‘Evet ayıp ettim. Samih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü o. Basri, o benim evladımı öldürseydi belki affedebilirdim, hanümanımı söndürseydi yine affedebilirdim, yüzüme tükürseydi yine geçebilirdim, mademki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o benim mukaddesatıma sövdü!’ Şair Tevfik Fikret ile aralarının açılması da o yüzden olmuştur.”

 

Fakir ve cömert Akif

Yakın dostlarından Hasan Basri Çantay anlatıyor:

“Üstat, bütün hayatını fakr-u zaruret içinde geçirdi. Böyleyken halinden şikâyet ettiğini ne ben ne de diğer yakınları, hiç duymadık. Bununla beraber kendisi gayet cömert idi. Kesesinde kaç kuruşu var ise isteyene istemeyene dağıtırdı. Hiç unutmam, bizi Ankara’da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz gitmek üzere iken o, koşa koşa bize geldi, dedi ki: ‘Bu akşam çayı sizde içeceğiz.’ Ben tabii memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak istedim. Sordum, gülerek dedi ki: ‘Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.’ O oda ki mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti ve onu da bir fakire veren kendisi idi. Yine müthiş bir kış günündeyiz. Akif’i kır bir ceketle görüyoruz. Üşüyor; ama hissettirmemeye çalışıyor. Araştırdım; paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş!”

 

Sarhoşun dostu Mehmet Akif!

Akif’in dostu Eşref Edip anlatıyor:

“Mütareke zamanında idi. Bir gün Sebilürreşad idarehanesinde oturuyorduk. Neyzen Tevfik çıkageldi. Üst baş perişan, selam vererek içeri girdi. Şöyle bir tarafa yıkıldı, çok sarhoştu. Biraz geçtikten sonra rakı dolu mataradan birkaç yudum aldı. Fakat artık bir yudum bile içecek hali kalmamıştı. Nihayet neyini alarak üstadın oturduğu koltuğun önünde, onun dizi dibinde yere oturdu, üflemeye başladı. O halde muhrik bir taksim yaptı. Baktık, üstadın gözlerinden sessiz sessiz yaşlar dökülüyordu. Neyzen bunu görünce neyi bıraktı, üstadın boynuna sarıldı. Sakalından, yanaklarından öpmeye başladı. Öptü, öptü… Biz bu manzara karşısında mebhut kaldık. Akif neye ağladı? Neyin hazin sesine mi, Neyzen’in bu haline mi? Artık ne bizim sormamıza lüzum vardı, ne onun söylemesine…”

 

Sözüne sadık Akif

Dostu Mithat Cemal Kuntay bir anısını anlatıyor:

“Meşrutiyet’in ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Akif’in kullanmaktan hazzetmediği şeyler işlemedi: Araba, tramvay, şimendifer ve vapur… Çapa’daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmedi. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken, nihayet kapı çalındı; fakat… Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim. Beylerbeyi’nden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti. Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça, Akif de benim hayretime şaşıyordu: ‘Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim, diye söz vermiştim.’ İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü. ‘Akif’ dedim, ‘Sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de, ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli lodosa bile tahammülü yoktur!’ ‘Ben böyleyim!’ dedi. ‘Ben de böyleyim!’ dedim. Bu vak’adan sonra, ona söz vermekten korktum.’

 

Cebrail meleğin cinsiyeti belli oldu!

kizilay.jpg

Türk Kızılay’ı tarafından “İnsan Hayatı Kutsaldır. İlk Kurban Hayat Kurtarmıştı. Kızılay’a Bağışlayacağınız Kurbanlarınızla Hayat Kurtarın” sloganıyla başlatılan kampanya büyük tepki gördü. Tepkinin en önemli sebebi, Türk Kızılay’ı yöneticilerince hazırlanan Kurban afişinde, dinimizce dört büyük melekten birisi, aynı zamanda vahiy meleği olarak kabul edilen Hz. Cebrail’i kanatlı bayan olarak sergilemesi. (2006)

 

Eğitim ile siyaset

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Bektaş Açıkgöz’ün doçentlik ve profesörlük kadrosu vereceği öğretim üyeleriyle bizzat görüştüğü ve bu görüşmelere eşlerinin de gelmesini zorunlu tuttuğu ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, bürokrat atamalarında MİT raporlarını yeterli görmeyerek sivil polislere araştırma yaptırdığı ortaya çıkmıştı. Polisler atanacak bürokratların oturduğu apartmana giderek kapıcılara bürokratın eşinin başörtülü olup olmadığını soruyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde de Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın kurumun çaycısına fişleme yaptırdığı mahkeme kayıtlarına geçmişti.

 

Falih Rıfkı Atay'ın Atatürkçülük tanımı

Atatürk devrimlerinin ilk temel taşı, layisizm ve eğitim birliğidir. Millet bütün dünya işlerinde ne şeriat ne de herhangi bir ideolojinin baskısı altında olmayarak, yalnız günün şartları içinde kendisi için en yararlıyı düşünerek karar verir. Öz Atatürkçülük budur.

 

TBMM içkiyi yasaklamıştı

1920 yılı TBMM’de Antalya Milletvekili Hoca Rasih Efendi’nin önerisi üzerine içki yasağı mecliste oylanır. Oylar eşit çıkar. Bunun üzerine ‘eşitlik halinde başkanın oyu iki oy sayılır’ şeklinde içtüzük hükmü uygulanmaş ve kanun 71′e karşılık 72 oyla kabul edilmiştir. Fakat yasa 1924 yılında beklenen netice elde edilemediği gerekçesi ile iptal edilir.

Aslında 1920 yılında çıkan içki yasağının kaynağında Ali Said Nursi ve Mehmet Akif gibi o zamanın resmi görevlileri vardır. 3 yıl 6 ay 25 gün yürürlükte kalan içki yasağı kalktığında fikir babası Ali Şükrü öldürülmüş olarak 1 yıldır toprağın altında yatmış, Said Nursi 1 yıldır Van’da inzivaya çekilmiş ve Mehmed Akif’te 1 yıl önce Mısır’ın yolunu tutmuştur.

Tesadüfün başı dönmüştür. Tabi içkiden değil.

 

Enver Paşa pişmanlığı

“Biz sultan Abdülhamid’i anlayamadık; asıl günahımız işte buradadır paşam, sultan Hamid’i anlamamak… Yazık paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hiyanetine uğradık.”
(Enver Paşa)

Osmanlı Bandosu'nun Ankara'ya kaçırılması

Mustafa Kemal osmanlının seçkin paşalarını nasıl bir bir safına çekmişse, osmanlı saray Bandosu’nu da safına çekmeyi başarmıştır. İşte orkestra başındaki osman Zeki Bey’in planı:

Osman Bey önce Ankara gizli bir görüşme yapar. Sultan’dan hayli korkmaktadır. Kolay mı 150 kişilik orkestrayı Padişah’tan kaçırmak? Osman Zeki Bey önce 5 kişilik bir piyanist heyetini yollar Ankara’ya, sonra da kendisi gider. Ardından telgraf ile yeni başkente çağırır arkadaşlarını. Kaçırma planı hazırdır. Gizlice Haydarpaşa istasyonuna taşınan levazımat tam 4 vagonu doldurmaktadır. Orkestranın Ankara’da ki ilk durakları istasyonun ambarı olur. Ve hemen kollar sıvanarak 11 Mart 1924′te başkent’te ilk senfonu orkestrası verilir. Yer Milli Sinema’dır. Ve burada Mustafa Kemal bir jest yaparak İstiklal Marşı’nın Osman Zeki Bey’in bestesiyle çalınmasını ister.

Uçurulan tarih

Milli mücadele döneminde Vahdettin’in vatan haini olarak ilan edilmediğini araştırmak için Atatürk’ün çıkardığı gazete İrâde-i Milliye’yi arşivlerde aramaya koyulan yazar Mustafa armağan ilginç bir olayla karşılaşır. işte olay:

“Ankara’da bulunan İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün kütüphane kataloğunda İrâde-i Milliye’nin 1-151. sayılarının var olduğunu tespit edip mikrofilm veya fotokopilerini almaya gittiğimizde acı bir sürprizle karşılaştık. Zira katalogda var gösterilen 151 sayıdan ancak 37 sayısı, o da ancak 1-41. sayılar arası mevcuttu! Anlaşılan bir el, bu 110 sayıyı kütüphaneden uçurmuştu! Diğer kütüphanede de benzeri bir uçurma operasyonu düzenlendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Milli Kütüphane’de sadece bir sayısı mevcuttur. Koca kütüphane ve 1 sayı! İrâde-i Milliye nüshalarını toplama konusundaki ümitlerimiz, özel koleksiyonlara veya yurtdışı arşivlerine kalmış gözükmektedir. Nitekim Chicago Üniversitesi arşivinde 68, 74, 84, 95, 118, 134 ve 254 numaralı sayılar tespit edilmiştir.”

(Küller Altında Yakın Tarih, Mustafa Armağan)

Gazi Vahdeddin'i temize çıkarıyor

Vahdettin 1926′da San Remo’da vefat ettiğinde, Mustafa Kemal Adanada’ dır. Roma büyükelçili bir telgraf ile ölüm haberini Gazi’ye duyurur. Ölüm haberini aldığında Gazi şu cümleleri sarfeder:

“Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi topkapı sarayındaki bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurarak dönerdi ki …”

İnönü ve müslüman mezarlığı

Cumhuriyet’in 1930′lu yıllarında muhalefeti üstlenen gazetecisi Arif Oruç bir gün gazetesi Yarın’da Taksim Meydanındaki AKM’den Ayaspaşa’ya kadar inen büyük müslüman mezarlığını İsmet İnönü’nün ortadan kaldırıp araziyi yakınlarının üzerine geçirdiğini yazmış ve baskılar sonucu gazetesi alındığı gibi Bulgaristan’a kaçmak zorunda kalmıştı.

(Küller Altında Yakın Tarih, Mustafa Armağan)

Atatürk ve İnönü ayrılığı

İsviçre’de ki Nyon Kohferansına gönderilen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Atatürk ayrı, İnönü ayrı direktif vermişti. Bu da dışarıda hükümetin itibarını sarsmıştı. Sonunda Atatürk’ün dediği olmuştu. Bunun üzerine İnönü, Atatürk’ün yüzüne karşı kendisinin atlanarak bakanları ile direkt temas kurulmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş ve “Bu memleket daha ne kadar sarhoş masasından idare edilecek” diyerek ağır suçlama da bulunmuştur. Bu şüphesiz Atatürk’ü son derece kızdırmıştı. Nitekim ertesi gün Başvekilliğe Celal Bayar getirilmiş ve İnönü Heybeli adaya gönderilmişti. Ve İnönü Atatürk ile ölene kadar bir daha görüşememiştir.

(Küller Altında Yakın Tarih, Mustafa Armağan)

Atatürk'ün cevresi İnönü'yü sevmezdi

Atatürk’ün ahbapları, İsmet Paşa’yı öteden beri sevmezlerdi. Mazbut bir aile babası olan İnönü’nün, Çankaya ve Dolmabahçede’ki safahat düşkünü ve çoğunlukla ahlaksız adamlarla çok az ilgisi vardı. Bu adamlar sadece iki şey peşinde koşarlardı: Para ve mevki. İnönü’de onların bu iki şeyi elde etmelerine engel oluyordu. (Lord Kinross)

(Küller Altında Yakın Tarih, Mustafa Armağan)

Mehmed fuat Köprülü'nün harf inkılabı dönüşü

İstanbul Üniversitesinden hocam Ömer Faruk Akün, edebiyatçı yazar Fuat Köprülü’nün bir gece resmi otomobille gelenlerce konağından alınıp bir yere götürüldüğüne bizzat şahit olduğunu anlatmıştı. Akkün hocaya göre, Köprülü Latin harflerinin aslında Milli Türk Harfleri olduğuna ikna edilmiş olmalıydı. Zira o geceden sonra bir daha latin harflerine karşı yazı yazmayacaktı.

(Küller Altında Yakın Tarih, Mustafa Armağan)

Genelkurmay Belgesi'nde Menemen Olayı

İrticai ayaklanma şeklinde sunulan Menemen Olayı ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Genelkurmay ve Emniyet arşivi, Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyuyor. Genelkurmay, ayrıca dönemin yerel idarecilerini, haberdar olmasına rağmen olaylara seyirci kalmakla suçluyor.

 

Saç boyatmak caiz midir?

Erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir. El, ayak veya başa sürülen kınanın katı olan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz. Yani boyanın saçta tabaka oluşturup gusle mani olmaması gerekir.

 

Vehhabiler'in kutsal bölgeleri işgali

Vehhabiler 18 Şubat 1803′te Taif’e girdiler. Her yeri yakıp yıktılar, halkı öldürdüler. Topladıkları kitapları meydanlara yığarak ateşe verdiler. Peygamber’in amcaoğlu Abbas’ın türbesini yıktılar. İki buçuk ay sonra 30 Nisan 1803′te Mekke’yi aldılar. Suud bin Abdülaziz Kabe’yi tavaf etti. Ulema biat etti. Abdülaziz onlara şöyle konuştu: “Sizin dininiz bu gün kemal derecesine ulaştı. İslam’ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hakk’ı kendinizden razı kılıp hoşnud ettiniz. Artık âbâ ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yad ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzre vefat ettiler… Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim ve salat-ü selam getirmek, mezhebimizce gayri meşrudur… Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece selam vermelidir…” İbni Suud bu konuşmadan sonra Hz. Peygamber, Hz. Ömer, Ebu Bekr, Ali ve Fatıma’nın doğdukları evleri yıktırdı.

 

İslamiyeti ayağa düşüren Vahhabiler

Vahhabiliğin kurucusu Muhammed bin Abdulvahhab adında Arab yarımadasında yaşamış olan bir Hanbeli imamdır. Genel olarak Vahhabilik bağımsız bir Mezheb değildir. 12. Yüzyılda yaşamış olan İbnu Teymiyye’nin öğretilerine dayanan Aşırı Hanbeli akımıdır. İbn Abdulvahhab’ın fetvalarını istismar ederek Osmanlılar’a karşı savaş açan Suudi Hanedanı’nın fesatları nedeniyle Osmanlı Uleması isyanı Vahhabi İsyanı olarak anmışlardır. Vahhabiler diğer mezheblere göre çok daha aşırıdır. Vahhabiler zamanında özellikle Şiilere karşı birçok katliam yapmıştır.Günümüzde El-Kaide islam örgütü vahhabilikten çıkıp selefiliğe geçiş yapmıştır. Ayrıca arab kral sülalesi de Vahhabi Mezhebi’ne bağlıdır. Suudi-Arabistanın %73′ü Vahhabi’dir. Vahhabilik Ahmediya Mezhebi gibi, hak Mezheblerinden olmadığı için, tamamiyle Suudi Mezhebi olarak geçerli değildir. Kurucusu Muhammed bin Abdulvahhab’ın İngiliz ajanlarla olan bağlantısı, bu mezhebin fikir kurucularının aslında İngilizler olduğu fikrini desteklemektedir.

 

Ömür daha iyisini arayarak geçer

Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şovalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş…

Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş… Ama kız onu da reddetmiş…

Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış…Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk cocuğa karışmış… Birgün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..

Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş… Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş…

Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş… Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış… Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş…

Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış… Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne çarpmış… Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş…

Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş… Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..

Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : “Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir..”

 

Lens taşıyan karınca

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslebilecegi bir oyuk buldu.. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca.

Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

- “Allahım! Sen şu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri

“Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

“Allahım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım.”

50 gün sadece suyla yaşadı

St. Petersburg’un dışında Neva Nehri’nin kıyısında plastik bir küpün içinde 50 gün yemek yemeden yaşayan 46 yaşındaki Agasi Vartanyan, bu süre içinde 23 kilo vererek 72 kiloya indi. Günde 3 litre su içen Vartanyan, vakit geçirmek için televizyon izledi, radyo dinledi ve cep telefonuyla konuştu.

 

Mezarda LCD dönemi

Vidstone adlı bir şirket, mezar taşlarına yerleştirdiği 7 inçlik LCD panelde yaşama veda eden kişinin hayatından bir kesit sunuyor. 5 ile 8 dakika olarak hazırlanan bu kısa filmlerin amacı, ölen kişinin yakınlarının onunla ilgili anılarını tazelemelerini sağlamak. (2006)

 

Ecevit'in Nurculuk Fikri

Ecevit ve Nurcular

Bediüzzaman Said Nursî’nin Van’dan alınarak Batı Anadolu’ya sürgün edildiği aynı sene içinde (1925) dünyaya gelen Bülent Ecevit’in, adına kısaca “Nurculuk” denilen cereyanla yıldızı hiç, ama hiç barışmadı.

Ömrü boyunca Nursî’ye de, Nurculuğa da hep muhalif, hatta zaman zaman düşmanca bir duruş sergiledi.

Meselâ, “Deprem bir İlâhî ikazdır” sözleriyle inancını ifade eden Yeni Asya gazetesi imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular hakkında aynen şunları söyledi: “Bu ilkel bir düşüncedir; kınıyorum.”

Ecevit’in “Nurcular” hakkındaki bu “ikircikli” tavrının sebebi gayet derece açıktı: 1999 seçimlerinde partisine oy verip destekleyenleri savunurken, fikren ve siyaseten kendisine muhalif gördüğü kesimi ise, hiç çekinmeden kınıyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek Ecevit “Nurcuları kınayan” ve her fırsatta onları eleştiren Ecevit’tir. Bunun dışındaki tavrını ise, ancak “takkıyeci Ecevit” sıfatıyla açıklamak mümkün.

Bir ibret vesikası olarak.

Bu konuya tekrar değinmemizin elbette ki önemli bir sebebi var. Sebebi, Ecevit’in aşağıda okuyacağınız “Nurcular ve iktidar” başlıklı bir yazısı.

Değerli arkadaşımız Abdülkadir Menek’in bulup bize gönderdiği bu yazı, 12 Ocak 1960 tarihli Ulus gazetesinde yayınlandı.

O tarihte CHP milletvekili olan Ecevit, aynı zamanda Ulus gazetesinin de “iki numaralı” yazarıydı. Birincisi Y. K. Karaosmanoğlu.

Ecevit, Nurcularla ilgili bu yazısının özellikle 2. paragrafında, kabir kapısında bekleyen (iki buçuk ay sonra vefat eden) Bediüzzaman Said Nursî’ye yüzde yüz yalan, yanlış ve mesnetsiz gerekçelerle, haksızca ve hatta vicdansızca saldırarak, bir dizi iftira ve karalamalarda bulunuyor.

Bir yandan da Demokratlarla Nurcuların arasını açmaya, hatta onları birbirine düşürmeye çalışan Ecevit’in bu emeli, o zaman değil, ama, yaklaşık 39 sene sonra (1999 seçimleri) bir derece tahakkuk ettiği söylenebilir.

Her ne ise. Şimdi, Bülent Ecevit’in Said Nursî ve Nurculuk hakkında ömrü boyunca hiç değişmeyen ve aslında gerçek yüzünü yansıtan söz konusu yazısıyla sizleri başbaşa bırakıyoruz.

 

Nurcular ve iktidar

Devrim düşmanlığına, gerici hareketlere karşı uyanıklık, Demokrat Parti iktidarını gözle görülür ölçüde rahatsız etmektedir. Böyle uyanıklık belirtileri karşısında, iktidar ileri gelenleri ve sözcüleri, sorumlu hükümet adamları, en sert tepkileri göstermektedirler. Aydın gençliğin, devrimleri koruyucu teşebbüslerine, mitinglerine engel olan iktidar, devrimler üzerinde gösterilen hassasiyeti protesto etmek isteyenlerin miting müracaatlarına ise derhal müspet cevap verilmekte, belki de böyle müracaatları teşvik bile etmektedir. Demokrat Parti iktidarının, Cumhuriyet devrimlerine karşı cephe almadığına, gerici hareketlerle birlik olmadığına inanmak artık elde midir?

Bir Said-i Nursî vardır: Maddî varlığını maşallah, sarık ve şemsiye altında ve lüks otomobil karoserilerinde gizleyerek ulûhiyete ermeğe çalışan bu kimsenin dinî görüşleri, Kur’ân yorumları bazılarınca değer taşıyabilir; ama bu görüş ve yorumlarını yayarken, kànunların yasak ettiği yollara başvurduğu, siyasî maksatlar güttüğü, dini siyasete âlet ettiği, memlekette 31 Mart Vakasından beri türlü örnekleri görülen tehlikeli tahriklerde bulunduğu, hattâ yurt dışından da kuvvet alarak rejim değiştirmeğe çalıştığı, üstelik bu yöndeki çalışmaları sırasında devletin adliye cihazına ve emniyet kuvvetlerine açıktan meydan okuduğu, kendi bastırıp dağıttığı yazılı vesikaları ile ortadadır.

Buna rağmen, DP iktidarı, İstanbul Üniversitesindeki Said-i Nursî müridi öğrencilerin gerici eğilimlerini açığa vurmak uğrunda kànunları ihlâl etmelerine kayıtsız kalabilmek için elinden geleni yapmakta, onların şehir içinde “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kànunu”na aykırı davranışlarına mümkün olduğu kadar göz yummağa çalışmaktadır. Fakat, birkaç gün sonra, aynı İstanbul Üniversitesindeki Atatürk’ün devrimlere bekçilik öğüdünü, medenî ve demokratik usûllerle yerine getirmek isteyen devrimci gençleri, demokrasiyle asla bağdaşamayacak bir polis idaresinin sıkı baskısı altına almakta, onların miting müracaatını reddettiği gibi, üniversite bahçesindeki masum bir toplantılarını da, üniversite bağımsızlığını hiçe sayarak dağıttırmaktadır.

Gerçi bazı iktidar liderlerinin artık Nurculuk hareketinden korkmağa, bu hareketin kendi siyasî nüfuzlarını da kıracak bir ölçüye vardığından kaygı duymağa başladıkları görülüyor. Ama, bu hareketin kendisinin mi, yoksa bu harekete karşı alınacak gerçekten müessir tedbirlerin mi, gerilik eğilimlerinden başka pek az dayanağı kalmış Demokrat Parti için daha tehlikeli olacağına henüz karar verememiş oldukları da anlaşılıyor. Bu arada meseleye, memleket menfaatlerinin ne yolda davranmayı gerektirdiği açısından da baktıklarını gösterir bir belirti henüz ortada yoktur.

O yüzden, öyle bir çelişme ve kararsızlık içine düşmüşlerdir ki, bir yandan dolaplarında Nurculuk risâleleri bulunan gençler hakkında kovuşturma yapıldığı, öte yandan o risâleleri yazan kimsenin memlekette geniş bir propaganda gezisine çıktığı haberleri, iktidar organı gazetelerde yanyana yayınlanmaktadır. Üzerlerinde Risâle-i Nur taşıyanlar yer yer tevkif edilirken, aynı Risâle-i Nur, Demokrat Parti iktidarının desteklediği, yer yer parasız dağıttığı, DP Ocak binalarının kapılarına yapıştırdığı bir gazetede (Hür Adam) tefrika edilmektedir.

Bu durumda, ortada iki ihtimal vardır. Demokrat Parti, ya Said-i Nursî ile ve onun adamları ile hâlâ işbirliği yapmakta, aldığı bazı tesirsiz tedbirler kamuflajdan öteye gitmemekte, ya da Said-i Nursî’ye ve emrindeki kuvvetlere karşı kànunların ve memleket menfaatlerinin gerektirdiği müessir tedbirleri alamayacak bir duruma gelmiş bulunmaktadır. Her iki ihtimalin de doğru olmadığına inanılabilmesi için, iktidar ileri gelenleri, hele bu konuda iktidar sözcülüğünü üzerine almış görünen Başbakan tarafından, yukarıda ancak birkaç örneğini verdiğimiz çelişme ve kararsızlıklar tatmin edici bir şekilde izah edilmek gerekir.

(Bülent Ecevit, Ulus, 12.01.1960)

(M. Latif Salihoğlu, 2006, www.yeniasya.com.tr)

Atatürk'ün irtica mücadelesi

Ergün Poyraz’ın Otopsi Yayınlarından çıkan ”Fethullah’ın Gerçek Yüzü” adlı kitabından bir alıntı:1922 yılında, Mustafa Kemal Atatürk, Konya’ya yaptığı ziyarette bir medreseye gittiğinde, orada bulunan bir molla, medreselerin sayısının artırılmasını ve medrese öğrencilerinin askere alınmamasını rica eder. Bunun üzerine kendini tutamayan Atatürk, özellikle bu askere alma düşüncesine karşı olan mollaya kesin bir ifadeyle şöyle cevap verir:

“Ne o, yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde döğüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada, genç sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz! Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim…”

Atatürk’ün bu cevabı karşısında yüzleri kızaran mollalar ona hiçbir şey söyleyemezler. Zaten Atatürk de onlara birşey deme fırsatı bırakmadan, “burada yapacak işimiz kalmadı” diyerek ayrılır. Medreseden ayrıldıktan sonra, yanındaki Sovyet Rusya elçisi Aralov’a otomobilde şu açıklamayı yapar:

“Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları mali dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.”

 

Topal Osman cinayeti

Giresun’da işgalcilere karşı adamlarıyla büyük başarı gösteren Osman Ağa Atatürk’ün telgraf emri üzerine 1922 yılının Aralık ayı sonlarında tekrar Ankara’ya çağrıldı… Meclis’te iki grup vardı. M.Kemal’in liderliğindeki I.Grubun karşısında yer alan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyin önderliğindeki II.grup şiddetli bir muhalefet hareketi başlatmıştı. Mecliste kavga hiç eksik olmuyordu. Hatta bir ara Atatürk ve A.Şükrü Bey birbirlerinin üzerine dahi yürümüşlerdir. Yine böyle bir meclis oturumundan sonra 27 Mart 1923 tarihinde akşamüstü Ali Şükrü Bey birdenbire ortadan kaybolur. Aramalar sonunda Ali Şükrü Bey’in cesedi yeni kazılmış bir çukurun içinde bulunur. Elde edilen bulgular, şüphelerin Osman Ağa üzerine yoğunlaşmasına sebep olur. Çünkü Osman Ağa Atatürk’ün Muhafız komutanıdır. Atatürk Osman Ağa’yı çok sevmesine rağmen, “Adalet neyi emrediyorsa gereği yapılsın” diye adaletten yana tavır koyunca, Osman Ağa’nın tutuklanmasına karar verildi. Osman Ağa’nın adamlarından kurulu Muhafız Birliği lağvedildi. İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki yeni muhafız birliği ile Osman Ağa’nın adamları arasında 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gece sabaha kadar süren bir çatışma çıktı. Osman Ağa ağır yaralı olarak ele geçirilmesine rağmen, sedyede iken beynine ateş edilmek suretiyle İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülmüştür. Başı da gövdesinden ayrılarak alelacele gömülmüştür. Ertesi gün cesedi mezardan çıkarılarak, ayaklarından asılmak suretiyle meclis önüne aşılmıştır. Daha sonra cenazesi Giresun’a gönderilmiş ve büyük bir cenaze merasimiyle tekbirler arasında Giresun Kalesinin kuzey yamacındaki Kurban Dede türbesinin yanına defnedilmiştir. Atatürk’ün emriyle kalenin en yüksek yerine anıt mezar yaptırılarak 1925 yılında na’şı buraya naklettirilmiştir.

Bebek çiftlikleri kuruldu!

İngiltere’de yayımlanan Daily Mail gazetesi, Arnavut ve Rus mafyasının Yunanistan’ın başkenti Atina’da kurduğu bebek çiftliklerinde, genç kızların doğurduğu bebeklerin İngiltere’de 20,000 sterline satıldığını öne sürdü.
Daily Mail gazetesinin haberine göre bebek siparişi alındığında anne adayı özellikle güzel kızlar arasından seçiliyor. Bu kız mafya üyelerinden biriyle beraber oluyor. Hamileliği boyunca titizlikle bakılan kız fabrikanın özel olarak kiraladığı bir evde doğum yapıyor. Doktorların olası sorularına karşı önlem alan fabrika patronları bebeğin doğumunu gerçekleştirmek için özel olarak para ödeyerek ebeler tutuyor. Mavi gözlü bebeklerin revaçta olduğunu savunan gazete ‘anlatılanlar Hitler Almanyasını anımsatabilir, ama bu bugünün sanayi dallarından biri haline geldi” diye yazdı.

(Aralık 2006)

 

Temel'in cinden isteği

Temel, İngiliz ve Fransız bir adaya düşmüşler. Uzun bir süre bu adada kaldıktan sonra adada bulunan bir cin bunlara acıyarak yanlarına gelmiş ve kendilerinden birer dilek istemelerini istemiş, İngiliz “ben ülkeme gitmek istiyorum” demiş. Cin isteğini yerine getirmiş ve İngiliz’i ülkesine göndermiş. Fransız da aynı dileği istemiş ve o da ülkesine gitmiş. Son olarak Temel’den isteğini soran cinden Temel şu dileği dilemiş: “Ben burada yalnız kaldım. Benim canım sıkılır. Onları geri getir.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum